FOR ENGLISH VERSION, PLEASE CLICK
Huangshan Dağı ve çılgınlığımızın sonu

Bende bu keşif heyecanı oldukça yakında Çin biter(-mi acaba?)
Gerçi gezginler benim bu yazdığımı okuyunca hadi canım sende diyorlardır. Modern dünyada ilk başta manevi duygularımız sonra da zevklerimiz şekilleniyor, değişiyor. Hele de benim gibi yoğun iş dünyasının bağrından kopup geliyorsanız, iki uçuş arasındaki aranızı ancak uyuyarak geçirmeyi tercih edersiniz, en yakın müzeye ya da alışveriş merkezine ya da civardaki göl manzarasın ile çay içmesine koşmazsınız. Herneyse, benim bir şikayetim yok, modern zamanda çağın koşuşturmasında kaybolmadığım kendime ve zevklerime zaman ayırdığım için çok mutluyum. Ne demiş büyükler "Çok okuyan değil çok gezen bilirmiş"
Nefret edilesi anlar!!!
Bazen kendime çok sinirlenmiyor değilim, ne işim vardı taa buralara geldim, dertsiz başıma dert açtım diye. Bu anlardan birini yaşadığım yer ise Çin'deki bir dağın başı. Dağ ki ne dağ! Çin'de göreceğiniz her suluboyya, yağlıboya, bilimum resimlerdeki en bilindik manzara Huanşan (Huangshan, Hangzhou) dağı'ndan esinlenilmiştir. Birebir aynısı olduğunu söylemek biraz zor olur.

Ben de bu dağa nedense epeydir bir kafayı takmıştım, gitsem diyordum. Kendim gibi bir deli arkadaşın da kanıma girmesiyle karar verdik. Tabi ekibim de mecburen benimle geldi (zavallı annem ve çılgın babam).
Akşam güzel bir otelde yer ayırtmıştık, ertesi gün için plan yaparken tüm gün yürümemiz gerektiğini söyleyince oteldeki görevli, biraz şaşırdım doğrusu. Dağda birçok parkur vardı, görmeyince tasavvur edemiyor insan tabi. 4-5 saat yürürsünüz deyince, abarttığını düşündüm. Ertesi gün saat 8 de otelden ayrıldık, 20 dakika da dağa ulaşmak için yolda geçti. Arabayı park ettik oradan otobüsle Doğarl park adı altındaki girişe çıktık. Daha çıkarken yolun kenarındaki uçurumlar yüreğimi ağzıma getirmeye yetti. sonra teleferik için 5-6 dakika daha yürüdük. Biletlerimizi aldık ve sıramızı bekledik. Yaz sezonunda olduğundan maşallah Çin'deki birçok kişi de bizimle beraber dağa çıkıyordu, hakikaten çok kalabalık bir ülke. İnsana bu kadar çok insandan fenalık geliyor, düşünün çok bir alan yok!

Teleferike binme cesaretini hepimiz gösterdik yoksa 5 saat yürümeyi kimse göze alamadı.
O kadar sarp bir uçurumun ve vadinin üzerinden geöiyoruz ki, ilk önce herkes gözlerini kısarak bakıyor. Ardından yavaş yavaş alışıyoruz, sonra ver elini manzara. 10 dakika teleferik sefamız bizi mest ediyor.

Sonra sırayla turistler için hazırlanmış, etrafı çevrilmiş yerlerde fotoğraflar çektiriyoruz.
Epey bi sıra bekliyoruz malum 1,5 milyar insan var bu ülkede, buraya düşen sayı da hiç de az değil. Bizimle gelme zahmetinde bulunanlardan biri de dağda rehberlik yapan Linda. Sıkı sıkı tembihliyor bizi, sakın fotoğraf çekmek için kayalara çıkmayın, her sene birkaç kişi burada fotoğraf çekerken düşüyor, mezarı bile yok. Benim canıma minnet, korkudan ne fotoğraf çekmesi kenarlara bile yaklaşamıyorum. Annem benim bu tırsak halimle epey bir dalga geçiyor, arada arkadan itikliyor filan. Bazen geri geri gidip poz veriyorum, komikim yani.
Ağaçların arasından fışkıran ağaçlar sanatkarların en güzelinin eserini sessizce haykırıyor. Bu arada Linda kayalar ve ağaçların şekilleri üzerine ilginç yorumları ile (Çin bakış açısı aslında) bizi kendimizden geçiriyor. Mesela bu ağaç aslında rüzgardan şekillenmemiş,

Bize hoÅŸgeldin diyormuÅŸ!!!
Başka bir ağaçta tam 52 dal varmış bu nedenle Çinin soyağacı deniyor. Tıpkı Çin'de yaşayan 52 etnik grup gibi. Bunun dışında dua eden eller, çökmüş deve, aşk ağacı, uçan kaya gibi hayal gücü ile bile gözümün önüne gelemeyen şekillere bakıp kopuyoruz. Arada Linda'yı sinir edip nerede deve, yok göremedim ben maymunu filan diyorum, sabırlı kız gülümsüyor.
Tuhaf adetlere devam ediyoruz.

Çiftler buraya kilit bağlıyorlar, ebediyen beraber kalabilmek için.
Yine dilekçeler yanlış yere gönderilmiş.

Buraya kadar oldukça güzeldi 3 saat güle oynaya fotoğraf çektirdik, ağaçları izledik, manzaraya baktık ama geri dönelim der gibi bir anda duruverdik. Linda ne kadaar yolumuz olduğunu söylemiyor, bir yandan da illaki tepeye çıkalım istiyoruz. Annem bana sinirli sinirli bakıyor. Hadi çıkalım olduk, yürüyoruz 1 saat oluyor, merdivenler uzadıkça uzuyor saat geçmek bilmiyor. sularımızı çıkarıyoruz, içiyoruz derinlemek için. Bir dağın tepesi bu kadar mı nemli olur, bizde dağlar karlı olur burası nemli. Linda ne kadar kaldığımı söylemiyor. Böyle 4 saat yürüyoruz, vardığımız yer tam bir hayal kırıklığı. Dağın tepesinde bir rasathane, bir dolu insan ve ısrarla fotoğrafımı çekmek isteyen çekikler. Bazen Linda bazen Li Çinlileri bizi rahatsız etmemeleri için uyarıyor, ama nafile cep telefonları, makineler üzerimizde patlıyor. Garip insanlar bizi Uygur sanıyorlar (kendi ülkelerinde yaşayanlardan haberdar değiller). Bazen öyle oluyor ki kavga ediyoruz, tehdit filan ediyoruz anlamasalar da. İşte bu noktada bir meşhur insan psikolojisine bürünüyor sanırım insan, dağın başında bile yalnız kalamadığımıza mı yanayım başkasının ülkesinde kimbilir fotoğraflarım kimlerin elinde ona mı yanayım şaşırıyorum. E bir de koca dağ ve görecek tonla şey varken benim fotoğrafımı çekmeleri de ne kadar tuhaf!

Doruk noktasında yaşadığımız hayal kırıklığından sonra keşke aşağıda gördüğümüz manzara yetseydi (fazla bile gelirdi de açgözlülüğümüz bizi mahvetti) buraya kadar çıkmasaydık diye hayıflandık. Yukarı çıkmak daha kolaymış aşağı inerken daha çok yorulduk, bacaklarımızın arkadasını hissetmez olduk bir an. Sıcak hava da iyice bunaltmış, birde yürünecek 3-4 saat daha var düşünmek istemiyoruz. Tam o sırada yağmur bastırıyor, kesilir umudu ile biraz yürüyoruz. Yağmur iyice bastırıyor, mecburen bir kafeye sığınıyoruz (tesadüfen otellere yakın bir mevkide bulduk bir tane) biraz oturuyoruz. 1 saat kalmıyoruz yine inmeYe devam, biz hızlanıyoruz yağmur hızlanıyor, birbirimizle yarışırken 3 saat geçiveriyor. Geriye sırılsıklam penyeler, yağmurluk içinde kokuşmuş t-shirtler, terledikten sonra üşümüş ve tutulmuş bir boyun kalmıştı.

Yağmur yağarken teleferik çalışmıyormuş, bu nedenle upuzun bir sıra olmuştu. Yağmur ise çiselemeye devam ediyordu.

Manzaramız yağmur ile tüllenmiş, daha bir dramatik hal almıştı.
Recent Comments